Kendini Tanımak “Ben Kimim?”

En uzak mesafe

Ne Afrika’dır,

Ne Çin,

Ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlar, geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe, iki kafa arasındaki mesafedir,

Birbirini anlamayan…

Can Yücel’in Türkçeye çevirdiği Herman Amato’ya ait bu dizeler ne güzel anlatıyor birbirini anlamanın önemini.

Bazen iki insan aynı dili konuşsa da anlayamaz birbirini ya da anlatamaz derdini.

İşte o zaman en yakınındaki bile en uzak olabilir. Peki, nasıl aşılabilir bu bariyer? İki kafa arasındaki o mesafe nasıl kapanır?

İki cevabı var bu sorunun: 

1- Kendini daha iyi tanıyarak

2- Karşındakini daha iyi tanıyarak

Kanada doğumlu bir psikiyatrist olan Eric Berne tarafından geliştirilen transaksiyonel analiz bize bu konuda yardımcı olabilecek yaklaşımlardan biridir. Psikoterapi, kişisel gelişim ve iletişim alanlarında kullanılan bu terapi yaklaşımının amacı insanların davranışlarını, düşüncelerini ve duygularını daha iyi anlaması ve yorumlamasıdır. Ego durumları, transaksiyonlar ve oyunlar olmak üzere üç temel bileşimi bulunan transaksiyonel analiz, insanların iletişim becerilerini geliştirmesine ve böylece daha sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur. 

Bu yaklaşıma göre her bireyde üç ego durumu bulunur:

Ebeveyn Ego: Çocukluk döneminde bize bakım veren ebeveynimize ya da yakınımızdaki bir otorite figürüne bakarak oluşturduğumuz kayıtlarımızdır. Yetişkin hayatımızda bazı durumlara yaşadığımız ana ya da olaya göre değil, çocukken oluşan bu kayıtlara göre ebeveyn ego durumundan tepki veririz. Birden içimizden annemiz ya da babamız çıkıverir ya işte o anlar ebeveyn egoda olduğumuzu gösterir. 

Yetişkin Ego: Objektif olarak ana ve olaya tepki verdiğimiz zamanlarda bu ego durumunu kullanırız. Mantıklı ve sağ duyulu tarafımızdır. Yetişkin hayatındaki en sağlıklı iletişim her iki taraf da yetişkin ego durumunda olduğunda sağlanır. 

Çocuk Ego: Bireyin 0-7 yaş arasında yaşadıklarına verdiği tepkileri ya da o dönemde yaptığı davranışları tekrar etmesidir. Kişi, anda yaşadığı olaya çocukken benzer bir olaya verdiği tepkinin aynısını verir. Sevgilisine sarılmak istediğinde, “Dur şimdi, işim var,” cevabını alan adam, 4 yaşındayken annesi tarafından reddedildiğinde yaptığı gibi küsüyorsa, o anda çocuk egosundadır.

Gün içerisinde bu ego durumları arasında gider geliriz.

Transaksiyonlar ise işte bu ego durumlarının birbiriyle etkileşimde bulunduğu anlardır. İletişimin iyi olması için o ana uygun ego durumunun kullanılması ve kişinin karşısındaki insanın ego durumunu anlaması önemlidir. Örneğin; müdürüm benimle ebeveyn egosundan konuşuyorsa, benim çocuk egosuna düşmem ve azarlanan bir çocuk gibi olaya tepki vermem olasıdır.  Bu durumda iletişimde aksaklık oluşur. Çünkü ben de müdürüm de yetişkin bireyleriz. Her iki tarafın da yetişkin egosundan konuşması bu iletişimi kurtarır. 

Transaksiyonel analizin üçüncü bileşeni olan oyunlar ise çoğu zaman işte burada devreye girer. İnsanlar çocukken edindikleri deneyimlerle farkında olmadan bir oyunun parçası olurlar ya da bir oyun kurarlar. Bazen hep çocuk egosunda kalıp etrafındaki ebeveyn egosuna sahip bireylerin güdümüne girerler ve hep kurban psikolojisinde şikâyet edip dururlar, bazen de içlerindeki çocuğu bir kenara itip hep ebeveynde kalırlar ve kurtarıcı rolünde olmaktan mustarip yaşayıp giderler. Hayatımız çoğu zaman bu oyunların etkisinde sürer. Ne zamanki bir oyunda olduğumuzu fark ederiz, işte o zaman o oyundan çıkabiliriz. Bu sadece etrafımızdakilerin oyunları için geçerli değildir. Kendi kurduğumuz oyunları da fark ettiğimizde onları değiştirme şansımız olur. Bir dönüp kendinize bakın bakalım. Tekrarladığınız döngüleriniz var mı? O döngünün neresindesiniz? Bu senaryoyu kim yazdı? 

Buldunuz mu? Güzel! 

Peki, nasıl değiştireceksiniz bu oyunu? 

Öncelikle içimizdeki çocuğu tanıyacağız. Onun yaralarını, kalp kırıklarını, korkularını bileceğiz. O ürkek çocuğu karşımıza alıp başını okşayacağız. Bugünden geçmişin yaralarını iyileştireceğiz. Sonra içimizdeki ebeveyni bulacağız. Onun ifadelerini ayırt edeceğiz. Bir olaya tepki vermeden önce, “Bu benim tepkim mi, içimdeki ebeveynin tepkisi mi?” diye kendimize soracağız. İfade dilimizi değiştireceğiz. 

Bir de tabii ne kadar zor olursa olsun, karşımızdaki kişinin de içinde yara almış bir çocuk ve katılaşmış bir ebeveyn olduğunu da unutmayacağız. 

Girdiğimiz tüm diyaloglarda karşımızdaki hangi tarafta, biz hangi taraftayız iyi ayırt etmeliyiz. Yetişkin yanımızla tepki vermiyorsak, belki de o tepkiyi bulana kadar sessiz kalmalıyız, harekete geçmemeliyiz. Yapmadığımız gönlü yıkmak kolaydır. Zor olan kırılan bir gönlü sarıp sarmalamaktır. 

“İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de” der George Orwell 1984 isimli kitabında. Hepimiz anlaşılmak isteriz. Ama bunun için önce kendimizi anlamamız gerekir. Kurduğumuz her iletişimde durup kendimize, “Bu tepkiyi kim veriyor?” diye bir soralım. Önce biz kim olduğumuzu bilelim ki karşımızdaki ne görüyor anlayalım. 

Web

Instagram

X

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio’nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx